Ana içeriğe atla

ANALOG DENEYİMLER

Facebook, 2000’lerin başında ilk çıktığında bana nasıl bir heyecan verdiğini hatırlıyorum. İşten çıkıp bir an önce evdeki bilgisayarımın başına geçmek, eski arkadaşlarımı bulmak istiyordum. Bir süre daha devam etti bu coşku bende. Yeni bir oyuncak bulmuş çocuklar gibiydik, birbirimize çiçekler, yemekler filan gönderiyorduk. En’leri seçiyorduk birlikte, birbirimize takılıyorduk. Henüz akıllı telefonlar hayatımıza girmemişti, dışarı çıktığımızda sürekli bizden ilgi talep eden telefonlara sahip değildik. Hatta beğen tuşu bile yoktu daha. (Ah o “beğen” tuşu ☺) FB ile masumca bir giriş yapan dijital dünyanın hayatımızın orta yerinde bir koloni kurup yaşayacağını nereden bilebilirdik? Dijital dünya, kazanç peşinde, fütursuzca insanın onay arzusunu, zaafını sömürerek davranışsal bir bağımlılık, hatta yorgunluk yarattı bile. Bugün şöyle bir baktığımda dijital dünyayla ilişkimizi, birbirinin yanında coşkuyla değil de daha iyi bir alternatif yaratacağına inancı olmadığından “mecburen” duran çiftlerin ilişkisine benzetiyorum. İstisnalar vardır elbette ☺ Ekranlarla yaşıyoruz, hatta oyalanıyoruz. Gün boyu bir ekrana bakmanın yarattığı yabancılaşma hissine girmiyorum bile. Dijital çöplerimiz var artık, sanal dünyanın sonsuzluğuna pek de bir sorumluluk duymadan öylece bırakıyoruz. İrtibatta olmayı ilişkide olmakla aynı sanıyoruz. Kimi zaman zorbalığı normalleştiriyoruz. Belki de bir teknoloji kullanma felsefesine ve bir şeyleri hatırlamaya ihtiyacımız var. Ondan iyi faydalanmak için gerçekten bunun üzerinde düşünmeye, birtakım stratejilere ve bir dikkat direnişine ihtiyaç var. Yakın zamanda gördüğüm bir ifade hoşuma gitti: “Analog faaliyetler” diye bahsediyordu dijital dünyanın dışında yaptığımız şeylerden. Sırf bu doz aşımını dengeleyip ekransız faaliyetlerin bize ne kadar iyi gelebileceğini keşfetmek için…ABD’de kutu oyunlarının oynandığı bir kafeden bahsediliyor, inanılmaz derecede popüler olmuş. Bunu okurken bir zamanlar ne çok böyle kutu oyunları oynadığımız aklıma geldi. Artıbirmasa’yı kurarken bu dijital yorgunluğu da göz önünde bulundurduk. Ekranların dünyasından biraz başımızı kaldırmak, sokaklara çıkmak ve birbirimizle gerçekten buluşmak istedik. Bir kentin sokaklarında dolaşmak, sesleri kokuları, tatları, dokuları fark etmek, bütün duyularla analog bir deneyimin içine dalmak…Dikkatimizi yeniden toplamak, bir şeylere (ve birbirimize) gerçekten bakmak… Bu yazıyı dijital evrende paylaşmak da bu zamanın ironisi. Hepten dışlayacağımız bir durum değil zaten bu. Her zamanki gibi Batı’nın iyi taraflarını alacağız tabii ☺ Alkım Doğan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul; Sürprizli Şehir

Alkım, analog faaliyetlerden bahsettiğinde aklıma yıllar önce bir söyleşide Yunan yönetmen Theo Angelopoulos’un söyledikleri geldi. Dijital kameralar daha yeni yeni kullanılıyordu. Hepimizde yeniye olan merak, ilgi had safhadaydı. Öte yandan endişelerimiz de vardı. Angelopoulos’a dijital ve analog konusunda ne düşündüğü sorulmuştu. Yanıt yıllardır aklımda; “Dijital dünya zihinsel dokunma, analog ise tensel dokunma”. Hadi ben buna bir de beş duyumuzdan kokuyu ekleyeyim. Karanlık odada siyah beyaz fotoğraf basmanın bir kokusu vardır. Tıpkı sokakların, şehirlerin, şehirlerdeki parkların kokusu gibi. Ya İstanbul’un kokusu? Bazen deniz kenarında yürürken yosun kokusu, bazen kızartma yağında balık kokusu… Ya da nasıl demiş Orhan Veli ; Güzelim bahar rüzgârında, ter kokuları; İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı… Ahh bizim İstanbul… Ne çok değişti yıllar içinde. Değişmeyen ise onun sürprizli yüzü. Bakın size Marmaray’da yaşadığımı anlatayım. Yaş kestirmek konusunda çok iyi değilim ama aşağ...

Merhaba

Her şey yürümekle başladı ☺ Biz yürümeyi seviyoruz. Yürüyoruz çünkü hareket etmeyi seviyoruz. Yürüyoruz çünkü hayatın akışına karışmayı, sokağın ruh haline kapılmayı ve yeni tanışıklıkları seviyoruz. Yürüyoruz çünkü başka hikâyeleri merak ediyoruz, sıkıntılı ruh halimizi merakımıza teslim ediyoruz ve dünyayla daha çok temas ediyoruz, işaretlere dikkat kesiliyoruz. Duvar yazılarına, yere atılmış nesnelere, boy boy afişlere, solmuş etiketlere, eski dükkanlarına, esnaf lokantalarına, unutulmuş çeşmelere bakıyoruz, sokakları bir metin gibi okumaya çalışıyoruz. Kentin köhnemiş güzelliklerini, zamanın ruhunu yansıtan modern köşelerini, tuhaf bir uyumla birbirine alışmaya çalışarak yan yana yaşayan yerlerini keşfe çıkıyoruz. Sokakları dinlemek, araştırmak, yaşamak. Yıkık bir duvar üstünde, semt kahvesinde soluklanmak, bir kafenin kalabalığına karışmak, bir parkta ağaçlar altında bir köşede alemi seyre dalmak... Sokaklarda gözümüze çarpan şeylerin fotoğrafını çekmek ya da yazmak, çizmek, ...